İçeriğe geç →

Likya Yolu – 3. Gün (GE – Gavurağılı)

Harika bir uykunun ardından yeni bir gün. Likya yolunun en heyecan verici yanlarından biri her gün yeni bir heyecan. Hava güneşli. Kendimizi tam anlamıyla dinlenmiş hissediyorduk. Hemen odadan dışarı çıktık ve yıkadığımız çamaşırları kontrol ettik. Gece nemli olduğu için bir çoğu kurumamıştı ama şanlıydık. Dediğim gibi hava güneşliydi ve gün içinde çantaya astığımız zaman kuruyacaktı.

Çamaşırları toplayıp çantayı hazırladıktan sonra çantalarla birlikte kahvaltıya evin salonuna indik. Sıcak köy ekmeği ile birlikte kahvaltımızı yaptık, kaldığımız yerin aynı zamanda küçük bir odası bakkalmış. Bisküvi ve çikolata takviyesi yaptık. Matara/Su kontrolü yaptıktan sonra yürümeye hazırdık. İçimde anlam veremediğim ve dindiremediğim bir heyecan vardı. Belki havanın temiz olması bunda etkiliydi tam olarak bilemiyordum.

Kaldığımız yerde yürüyüş boyunca karşılaşıp selamlaştığımız 2 Rus yürüyüşçüyü tekrar gördük ve selamlaştık. Onlar hemen yola koyuldular. Bizde son kontrolleri yaptıktan sonra yola kaldığımız yerdeki ablaya veda edip yola koyulduk.

Hemen GPS i açıp yolu kontrol ettim. Çevrede meşhur Likya yolu işaretlerini aradık. Bir yol vardı ama işaret tam olarak bir evin duvarını gösteriyordu ve ufakta bir merdiven vardı. Sağa baktık işaret yok, sola döndük işaret yok. Hemen fotoğrafladım, devamını siz fotoğrafı inceledikten sonra anlatacağım. Likya yolu boyunca beni en heyecanlandıran anlardan biriydi çünkü.

Büyük bir kararsızlık yaşıyorduk, kimsenin özel arazisine yanlışlıklada olsa girmek istemiyorduk. Yaklaşık 3-4 dakika sağa sola baktık. Ardından bir araç geldi. İçinden sonradan tanıştığımız İngiliz turist aile indi. Adam şöföre yolu sordu. Şöförde tam olarak fotoğrafta gördüğünüz merdiveni işaret etti. Ben emin olamadığım için tekrar şöföre sordum. Bu köyde oturduğunu ve yolun bu olduğunu söyledi. Onayı aldıktan sonra merdivene doğru hareket ettim. Çok ilginç bir duyguydu. Evin içinde insanların hareket ettiğini gördüm. İnsanlar bu evde oturuyorlar ve her yıl binlerce yerli-yabancı turist evlerinin yanından geçip gidiyor. Kendileride dünyaca meşhur Likya yolunun hemen dibinde oturuyor. İnsan düşünmeden edemiyor kim bilir kimler geldi ve geçti bu yoldan. 2000 yıl geçtmiş yol aynı yol.

Portaldan geçmiş hissi yaşıyorduk. Sanki bambaşka bir diyardan başka bir diyara geçmiş gibiydim.

Yeşillikler arasında patika bir yol. Bir kişinin arazisinin hemen yanı. Yerdeki taşlarda işaretleri görebiliyorduk. Turistleri arkamıza aldık ve yürümeye devam ettik. Doğanın güzelliği ve karşılaştığımız manzaralar bize sürekli farklı bir heyecan katıyordu.

Biraz ilerledikten sonra bir köylü ve keçilerini gördük. Annelerini ayrı otlamaya götürmüşler. Sadece yavru keçilerde oluşan bir sürü. Biraz ürkekler fakat uzakta olsa deniz manzarası ile birlikte otlanıyorlar. Fotoğrafta gördüğünüz siyah olanla uzun süre muhabbet ettim. Dokunmak istedim fakat çok ürkekti.

İçimdeki heyecan katlanarak artırıyordu. Uyanalı daha 2 saat bile olmamıştı müthiş bir hava ve doğa ile birlikte yol alıyorduk. Sırtımdaki 15 kiloluk çanta sanki sırtımda değildi. Patika hafif inişli çıkışlı devam ediyordu. Yanımızda bir Likya ahitini pas geçerek yola devam ettik.

Sabah gördüğümüz Rusların yanlış yola saptığını anladık. Başka bir yoldan doğru bizim bulunduğumuz yola doğru bağlanacaklarını anladık. Biraz dik başlılardı. Uyarları çok dikkate almıyorlardı.

Biraz ileride bir köy evi vardı ve yanında bir köpek. Çoban köpeği değildi ama başvursa hemen işe alınırdı. Hemen arkamızdaki İngiliz aile biraz gerildi, köpekte aynı şekilde. Hemen öne atıldım ve oynamak istediğimizi belirttim bir kaç el hareketinden sonra köpek şımarık bir çocuğa dönüştü. Türlü türlü hareket yapıp üzerimize atlıyordu. Az kalsın adamı yıkacaktı. Köpeğe veda ettik, hemen oradaki köylüden yolun tarifini alıp devam ettik. Yolumuz uzundu ve GPS e göre yolda hiç kolay değildi.

Yaptığım en büyük hatalardan biride yol boyunca bu oldu. Kendimi hedefe ulaşmak konusunda çok sıkıyordum. Hiç bir zaman hedefi şaşmadık ve her zaman varmaya düşündüğümüz noktaya vardık (Bir kere hariç) fakat şimdi olsa bir kere bile düşünmem sadece yolun zevkini çıkarırım. Tecrübesizlik diyelim.

Yola devam ettik…

Dağlar bulutluydu. Bel köyüne doğru yürüyüşe devam ederken zaman zaman çantadan yağmurluğu hem kendimiz hemde çanta için çıkarttık fakat yağmur bizle dalga geçiyor gibiydi. Biz yağmurlukları giydikten 3-4 dakika sonra yağmur duruyordu. Bu yüzden çantaya yağmurluğu geçirdikten sonra ıslanmak konusunda karar aldım.

İşte o dönüşler. Heyecan verici bilinmezlik!

GPS e bakmaya gerek yok. Yanlış yola sapma gibi bir durum yok. Huzur dolu anlar.

Uzun yürüyüşün ardından Bel köyüne vardık. Köy meydanından geçip daha önce planladığımız gibi Fatma Hanımın Pansiyonuna ulaştık. Amacımız burada kalmak değildi. Meşhur gözlemesinden yiyip çayını içmek ve biraz dinlenmek. Fatma Teyze bizi turist sandı fakat müthiş bir özgüven ile İngilizce konuşarak bizi davet etti.

“Welcome welcome, pancake (gözleme), pancake, milk (ayran), tea”. Teyze biz Türküz diyince özür diledi ve hemen siparişimizi aldı. Yol boyunca gördüğümüz kalabalık Bulgar grup ile tekrar karşılaşmıştık. Onlarda bizi görünce şaşırdı, selamlaştık. Bu grup çok hızlıydı. Çantalarını araç ile transfer ettikleri için bizden kat ve kat hızlı haraket ediyorlardı. Fakat fazla dinlendikleri için biz sürekli arayı kapatıyorduk. Ayrıca grubun hem başında hem sonunda telsizli rehberleri vardı.

Gözlememizi yerken biraz kulak misafiri olmaya çalıştım ve söze girdim. Bende daha önce Bansko bulundum dedim. Şaşırdılar ve hemen muhabbete başladık. Tabi aralarından sadece biri İngilizce bildiği için onun çevirmenliğinde devam etti. Molalarını bitirdiler ve yola devam ettiler. Bizde Fatma Teyze ve ailesi ile baş başa kaldık. Bu arada teyze evin yüzü. Turistlerle o ilgileniyor. Kocası ve oğlu olduğunu düşündüğümüz kişide ocağın başında pankek-gözleme yapıyordu 🙂

Bu dinleme bize çok iyi gelmişti. Çünkü uzun bir tırmanış ardından Bel’ e ulaşmıştık. Uzun yürüyüş ardından ayakkabıları çıkarmak harika bir hisdi.

Tekrar yola koyulmak için hazırlandığımızda müthiş bir yağmur başladı. Çaya devam 🙂 Çayları bitirdiğimizde yağmur etkisini kaybetti. Geç kalmamak için yola koyulmaya karar verdiğimiz an yağmurda durdu. Şanslıydık. Hiç ıslanmak istemiyordum fakat bir an öne yola devam etmekte istiyordum.

Köy içinden devam ederek bir sapağa vardık. Burada yol köy yolundan sapıp ormanlık alana doğru yöneliyordu. Orman içinden geçerek bölüm sonu canavarına doğru ilerledik. Ufuk’ un ayağı SOS vermeye devam ediyordu. Ayağı ayakkabı içinde acı çekerek yola devam ediyordu fakat bu onun için daha başlangıçtı. Dediğim gibi yol boyunca en zorlandığımız noktalardan birine gelmiştik. Gavurağılı inişi!

Bu iniş fotoğrafta sanki çok kolaymış gibi duruyor fakat zigzag çizerek rakım kaybetmemiz gerekiyordu. Yol zigzag halinde biraz tehlikeliydi. Ayakkabısı ayağına vuran Ufuk içinse bir kabus!

Bu fotoğrafta gördüğünüz noktadan aşağı zigzag çizerek neredeyse deniz seviyesine kadar inecektik. Ayağı SOS veren Ufuk’ tu ama 3 kere düşen ben oldum. Bir tanesinde kaymamak için dikenli bir bitkiye tutundum. Tabi dikenli olduğunun tuttuktan sonra fark ettim. Olabilecek en kötü şeylerden biri oldu ve tüm küçük dikenler elime geçti. Aynı zamanda alerjik reaksiyon gösterdi ve bir an kolumu kabarcıklar kapladı. Şimdi neden yanınıza alerjik reaksiyonlar için krem alın ve bir ilk yardım setiniz olsun dediklerini anladım. İlkyardım setini satın aldığımda açacağımı aklımın uçuncan geçirmemiştim (Yol yolunca içindeki termal battaniye hariç hepsini kullandık.). İçinden cımbızı aldım ve 5 dakikalık bir uğraşın sonunda neredeyse tüm dikenleri çıkardım ve yola devam ettik.

Yol boyunca en epik anlardan biride aşağıdaki fotoğraftı benim için.

Gördüğünüz sahil (dalgalı) Likya Birliğine başkentlik yapmış 3 oy hakkında sahip Patara’nın sahili. Kim bilir bizim dinlendiğimiz yerde kaç kişi dinlendi tarih boyunca. Kaç kişi Patara’ yı gördüğünde bizim gibi heyecanlandı. Kaç kişi keşke bir an önce orada olsam dedi. Yol uzun Patara sahili gözüküyor ama bir gün daha var oraya varmak için. Önce Gavurağılı’ na varmamız lazım ve günü sonlandırmamız lazım.

Yola devam ettik. Müthiş bir yorgunluk ve Ufuk’ un iflas etmiş ayağı ile birlikte asfalt yola çıktık. Kalacak yer konusunda hiç bir planımız yoktu. Gözümüze kestirdiğimiz güzel bir alanda ya kamp atacak yada kamp yerinde kalacaktık. Köyün içinden geçerek kamp/pansiyon alanlarına ulaştık. Bu arada bir yer bulmak için ben Ufuk’ u bir kenara bırakarak devam ettim. Çünkü ayağı ne yazıkki iflas etmişti.

Biraz yürüyüşün ardından motorun üstünde bir çift beni pas geçti. Ben sağa sola bakınırken dönüp tekrar geldiler. Gavurağılı’ nın en güzel yerinde tesisleri varmış (Karadere Park Orman) ve kamp kurabiliyormuşuz. Hemen Ufuk’ u motorlarına atıp tesise götürdüler. Uzun bir pazarlık aşamasından sonra yemek dahil fiyat ile bir bungalovda kalmaya karar verdik. Batı Likya yolu boyunca hep uygun fiyatları yerlerde kalmıştık fakat bu aralarında en pahalı olandı. Hakkını vermek lazım hem tesis hem Bungalovlar gerçekten lükstü. Aynı zamanda sahibi teyzenin yaptığı yemekler hem leziz hemde sunumu takdire şayandı. Aynı zamanda bu çift hayvan sever. 2 tane papağanları ve bir kaç hasta kedileri vardı. Bu kendileri hayata tutundurmaya çalışıyorlardı.

Yemek sonrası aşağıdaki manzara ile çayımızı yudumladık. Güneşin altındaki uçtan eğer hava açık ise Rodos gözüküyormuş. Biz göremedik.

Bir günün daha sonu. Güneş batarken aklımda hala Gavurağılı inişi vardı. Düşündükçe içim hala ürperir. Yarın Pataraya ulaşacaktık. Başkent! Meclis konuşmamı hazırlamak için Bungalovuma çekildim. Yarın yeni bir macera bizi bekliyordu.

Kategori: Genel

Yorumlar

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: